Yeni, yepyeni hafta olsun herkese. 
Umut olsun, ilaç olsun, merhem olsun yaralara. Kapanmayan yara kalmasın. 
Sizi anlayacak insanlar olsun etrafınızda.
Konuşun, koklaşın, sırnaşın.
Sevin, duyun, önemseyin
Sahne sizin olsun dans edin.
Kim ne der diye düşünmeden.
Mikrofon sizin olsun şarkılar söyleyin,
 Duymuyorlarsa  şayet,
bağıra bağıra söyleyin ama mutlaka söyleyin ve bitirin.
Yarım kalmasın, içinizde hiç kalmasın. 
Ne diyordu anneler yemek yedirirken çocuklarına:
 "tabağında bırakma arkandan ağlar sonra"

Arkandan ağlayanlar seni de ağlatırlar unutmayasın :)

Bu yüzden,

Sebep olma, 
çare ol,
fikir ol, 
çözüm ol...








Bir elin nesi var bilmem ama iki elin sesi, güzelliği vardı kesin.
Yalnızlık Allah' a mahsussa, gülü seven dikenine de katlanacaktı.

İki gönül bir olunca samanlık seyran da olur, saray da bahçe de. Mühim olan görmek,  görebilmekte idi.

Hem ben güzele güzel demem güzel benim olmayınca mıydı?
Güzel de benim, şampiyon da o zaman :)

Gönül kimi sevdiyse güzel o muydu? Söz konusu aşk ise aşk ile meşk edilmiyor muydu yahu? 
Çünkü aşk olmadan meşk olmazdı. Meşk etmek, alışmak için, öğrenmek için çalışmak çabalamak ise şayet, en güzel meşk, aşk ile olmaz mı?

Aşk meşk ile, gül diken ile

Siyah beyaz ile,

Yağmur bereketi ile

Her gün yeni bir umut ile,

Mutlu, musmutlu, bol gülüşlü, sevindirik haftalar o vakit herkese :)


Samanlığınız seyran olsun, gönlünüz bir olsun

Gün doğmadan neler doğsun

Kurbağanız öpünce prens olsun :)






Bir Dakika Beni Dinler Misin?


Evet sadece bi dakika diyorum. Sadece 60 saniye. Vakit ayırabilir misin? Her şeyi bırakıp sadece bana odaklanabilir misin? Ön yargılarını, takıntılarını, rafa kaldırıp yargılamadan, kızmadan, kesmeden… Sadece benimle bi dakika olur musun?

Çünkü çok ihtiyacım var!
Ve evet çok ihtiyacımız var…

Dinlemek lazımdı azizim. Bazen sadece dinlemek… Karşımızdakini en iyi hissettiren şeydi belki de. Gerçekten dinlenildiğini hissettirmek ve akabinde getirdiği ‘sen özelsin’ hissiyatı.
Ona özel olduğunu, önemli olduğunu hissettirmenin yegane şartıydı, dinlemek, dinleyebilmek. Yargılamadan, eleştirmeden.
Kabul ederek…
Önce sadece dinlemek!

İletişimin ilk şartıydı bu, birçoğumuzun bildiği, lakin beceremediği eylem. Yahut işine gelmediği diyelim. Ama’ larla kesmeden, yorum yapmak için sabırsızlanmadan…
Belki de bizim işimizin, rehber olmanın, yol göstermenin, danışmanlık yapabilmenin en zor, en meşakkatli tarafıydı dinlemek.

Çünkü dinlemezsen anlayamazsın sevgili okuyucu.
Bir çocuk için kalemini kaybetmenin yarattığı üzüntüyü, annenin çocuğu aç kalırsa diye yaşadığı evhamı, öğretmenin öğrencisine karşı olan tavrını…

Bana sorulduğunda ne iş yapıyorsun diye, “her şeyden önce dinliyorum”, diye cevap veriyorum.
Çünkü çoğu zaman dinlemek, bütün kapıları açan sihirli bir anahtar oluveriyordu.  Problemleri çözebilmek adına atılan ilk adım oluyor.

Her şeye bu kadar vakit ayırabiliyorken, şimdi soruyorum size dinlemeye olan vakitsizlik neden?

Yeri gelince ağlamalı acılar, haykırmalı coşkular, gülmeli mutluluklar ve hep dile gelmeli, dinlenmeli, dinlenilebilmeli bütün duygular…

Dinleyerek var olmak, güzelleşmek ve güzelleştirebilmek umuduyla …



Rehber öğretmen gözünden...



Sevgili ahlar, vahlar,
Edepsiz tühler, canı çıkasıca keşkeler ve keşke hiç olmasalar :)

Sizsiz bi hafta olsun istiyorum. Umutla, mutlulukla, inançla...

Kaygılanmadan, korkmadan...

Geç kalmadan, kaçırmadan, bu sefer yanılmadan, “bu da mı gol değil” demeden, benzini bitmiş araba gibi yarı yolda kalmadan, yahut da kalınca yarı yolda, o benzini doldurmak zorunda kalan yine ‘ben’ olmadan:)

Havanın karanlığına inat, aydınlık olsun istiyorum yüreğim ya da yüreğimi aydınlatacak güzel insanlar olsun istiyorum, aydın insanlar…

Düşünebilen, hisseden, hislere önem veren güzel insanlar…

Hayat sevince güzelse şayet, sevmeli o vakit çok sevmeli...





Günaydın,  sevgili sabahın körü. Günaydın çillerim, birbirine karışmış bukleli biricik turuncu saçlarım. Açlıktan guruldayan midem, damağıma yapışmış dilim,  uyuşan kolum, kaldıramadığım totom, sana da günaydın.


Sevimsiz, bana hiç yakışmayan ön yargılarım, yapışkan takıntılarım, sizlere de günaydın :) Biraz uzaklaşmaya, ilişkimize ara vermeye ne dersiniz;) Bu ayrılık bize çok iyi gelecek biliyorum, çünkü inanıyorum. Haydi o zaman tatil zamanı;)

Üşenmedim, pintilik de etmedim bilet alıp sizin için harika bir rezervasyon yaptırıp yerinizi bile ayarladım. Böyle afili ayrılıkları da kimsede bulamazsınız söyleyeyim:)

Bu güzel hafta sonu sabahında size harika bir tatil vaat ediyorum. Gidip de kavuşamayacağımız hatta mümkünse birbirimizi hiç özlemeyeceğimiz güzel, güneşli günler diliyorum üçümüze de:) Siz zaten iyi bi ikilisiniz, beraber takılırsınız. Ben de sizsiz daha mutlu olabileceğime inanıyorum artık.

Haydinnn o zaman turuncu günler başlasın. Baktıkça gözümüzü kamaştıracak renkli günler...Rengi kadar kokusu, tadı da güzel günler…


ve o zaman tabi ki asıl sana GÜNAYDIN,
bitmesine gönlümün hiç elveremeyeceği, olmazsa olmazım, yaşama sebebim, enerji kaynağım benim biricik umudum :)



Ta ta ta taaaaaammmm!!! Bugün size koluma takmış olduğum yeni bileziğimden bahsedeceğim. Ve bu bileziği almama imkan sağlayan sevgili Didem Zeybek' i anlatacağım. Zaten tanıyorsunuzdur, birçoğunuz. Lakin bir de benim gözümden görün istedim;)

Uzun zamandır yazmıyorsun nerelerdesin diye insanlara kocaman bir selam eder ve başlarım yazmaya.

Bu uzun zaman zarfında ne mi yaptım. Bol bol okudum sevgili okuyucu kendimi  okumaya verdim adeta. Durmadan her fırsatta okudum, deli gibi kitap bitirdim. Bunun yanı sıra da Zumba yaptım ve kendimi sağlıklı yaşamaya adadım :)


Ve bugün itibari ile de artık bir Zumba eğitmeniyim. Dırını rım nırım :)) İşte yepyeni bileziğim ve ben :)

İki gün boyunca eğitimdeyim. Eğitim ama ne eğitim, ömrümde böyle bi şey görmedim de yaşamadım da sevgili okuyucu.  “kızım sen zaten dans ediyorsun,  enerjiksin, korkma diyenler bi de şimdi görsünler halimi” gece nasıl sızdığımı hatırlamıyorum bile :)
Yeni yıl hedeflerimden biriydi zumba  eğitimeni olmak. Lakin param olmayınca azıcık ötelemeyi düşünmüştüm. Ta ki saçma sapan bi travma yaşayana kadar hayatımda. Bilirsiniz iz bırakır travmalar, şoklar. Deler geçer insanı kurşun gibi. Hele hele erken müdahale edemezsiniz şayet, tıpkı o filmlerdeki klişe replikler gibi “hastayı kaybedersiniz:)”

Ama ben kendimi kaybetmek istemediğim için tutunmayı seçtim sevgili okuyucu.
Bi kaç gün dibi görüp sürünmedim değil tabi, leş!! Sakın sakın! tavsiye etmem.  Depresyon mahallesinin uzağından bile geçmeyin :) Yapıştı mı zor bırakır yakanızı. İnsanın işi danışmanlık olunca, ee malumunuz psikolojiyle bu kadar haşır neşir olunca, haydi bakalım terzi dedim kendime dik bakalım söküğünü, hem de öyle bir dik ki, bi daha sökülmesin, hele aynı yerden hiç sökülmesin. Neyse uzun lafın kısası, ihanete uğradım canlar.

 doingggg!

Böyle göğsümün üzerine adeta bi öküz oturdu nefes alamadım günlerce. Biliyorsun sonuçta senin bir ayıbın, hatan değil ama yine de kolay olmuyormuş öyle atlatmak. Hem de öyle bi ihanetti ki, romantik komedi filmlerinde bile işlenemeyecek türden, trajikomik. Hani yapsalar filmine gitmezsin bu kadar da apır sapır senaryo mu olur diye. Televizyonda görsen kanalı değiştirirsin o kadar aptalca yani.

Didem hoca soruyo eğitimde “neden geldiniz buraya, sizi buraya sürükleyen ne oldu” diye. Konuşuyor tabi millet “zumbaaa aşkı hocaaaam”  diye.
Çıldırıyorlar, tapıyorlar adeta. Şimdi 55 kişinin içinde millet çıldırırken ben diyemiyorum ki, ‘ah hoca beni buraya ne sürükledi bi bilsen’ :)

Depresyon hırkası giymemek için çıktım geldim, neon renklerde, göz alıcı Zumba kıyafetleri giyerim belki diye:)


Şaka bi yana başta da söyledim ya, evet çok istiyordum, ama birtakım sebeplerle ötelemek zorunda kaldığım bi şeydi. Arkadaş çevremde sen bir spor olsan kesin zumba olurdun’ diye anılıyordum:) Bilmeyen yoktu zumba yapmayı sevdiğimi yani. Ama gel gör ki, hiç yalan söyleyemeyeceğim, yaşadığım şokun etkisiyle çok hızlı bir karar alıp yazılmıştım eğitime. Trafikte aniden u dönüş yapmak gibi bi şey.  Çünkü biliyordum, bedenimi yormam gerekiyordu bu süreçten kurtulmam için, düşünmemem gerekiyordu, sevdiğim şeylere tutunmam gerekiyordu. 
(şimdi adelelerim sağolsun, onların ağrısından başka bi şey düşünecek durumda değilim:)

Şimdi gelelim Didem Zeybek, sevgili Zumba hocama.

Fıkır fıkır, fokur fokur diye mi tarif etsem,
‘O ne enerji be hocam’ mı desem,

Hızlandırılmış video izliyorum da sanki farkında değil miydim mi desem:)  Ne desem bilemiyorum ki:)

Eğitim boyunca ‘Sen gerçek misin yahu’ diye sık sık iç sesime sebep olan kadın. İşine aşık bir kadın.

Güzeller güzeli ;) Yakından göreniniz var mı bilmiyorum ama sosyal medyada ne görüyorsanız öyle, no filter :) Gerçekten çok güzel. Böyle ağzını burnunu sevesin gelir :) Enerjisine olan hayranlığımı anlatmak içinse kelimeler kifayetsiz kalır.  

İki gün boyunca eğitimde kendisini izlemekten çoğu zaman ağzımı kapatmayı unuttum:) İşine, emeğine, enerjisine hayran oldum. 

Bu arada şimdi biri çıkıp da iki gün de eğitmen mi olunur falan diyecek olursa şayet, alnını milim milim karışlar, ağzının orta yerini çok fena severim :) Ağzınızı açmayın, hatta önümde saygı duruşuna bile geçebilirsiniz ki şayet,  ayakta duracak mecalim olursa :)) 








Fırtına öncesi değil sonrası bir sessizlik idi bu…

Sevmiyordum sanırım mutsuz zamanlarda, yazmayı. Belki de sonra dan okuyunca hatırlamak istemediğimdendir. Hep gülerek, gülümseterek okuyacağım, okutacağım yazılar olsun istiyordum belki de..

Geçiyordu işte... Akreple yelkovan kimseye aldırmadan görevini icra etmeye devam ediyordu.
Zamanla unutulmuyordu belki ama alışılıyordu işte.

Yıllar önce elinde Ace’ nin çamaşır suyu şişesiyle kapı kapı dolaşarak kadınlara yardım eden bi Ayşe teyzemiz vardı reklamlarda hatırlar mısınız?



“Lekelere düşman, çamaşıra dost”
diye sloganı vardı reklamın :)

Bütün önlemlere rağmen çıkmayan lekeleri temizlediğini söylüyordu Ayşe teyze :)




Keşke dedim, sadece çamaşırdaki lekeleri değil de, ruhları kirlenmiş, yalanla boyanmış insanları temizleyen bir icat da olsa:)

Ne dersin Ayşe teyze güzel olmaz mı? Bu işe de, bi el mi atsan acaba :)

Gelsen de önce şu beynimin içini sonra da o beynimin içine edenleri temizlesen mesela :)



Bi süredir beynim istilaya uğramış gibiydi adeta. 

Kendi kendime kerelerce konuşuyordum bık bık bık... Ama klavyenin başına geçince kitlenip kalıyordum adeta. Ki yazamamak da tıkalı burunla nefes almaya çalışmak gibiydi benim için. 
Hep eksik hissediyordum..
Bi şey yapmayı unutmuş gibi. Aklımda hep bişi var da ne olduğunu bilmiyormuşum gibi sanki.
Ya da sürekli kabızmış gibi.
Midem bulanıyo da bi kussam rahatlayacakmış gibi.

Ama işte bahane her g.tte vardır diyerekten yazmaya koyuldum :)
İnatla hırsla da devam ediyorum inanmaya.

Bence gel Ayşe teyze biz seninle yeni bir reklam filmi çekelim. Ama sloganımız şimdiden belli söyleyeyim. Bu dünyayı iyilik, güzellik kurtaracak!!!






Balon uçtu, elimde ipi kaldı. Boynum ağrıdı, gökyüzünde gidişini izlemekten, gözümün önündeki son hali olacaktı neticede, olmayacaktı bakmalara doyum ama yine de izliyordun işte.

Hem uçan balon sevmem ki ben.
Ben dalgalandırayım, oynayayım, koşturayım isterim, uçurtma misali…
Madem bilmiyorsun nasıl balon sevdiğimi o zaman sor değil mi almadan önce, hayır aldın madem, o zaman bağla bir yere ‘uçmasın de’ bana, hem elime verip iplerini hem söylemezsen uçacağını olur mu? Hem de hiç uçmayacakmış gibi davranırsan olur mu? Olmaz azizim olmaz.



Emek olmadan yemek olmaz
Emeklemeden koşmak olmaz
Her kurbağa öpülünce prens olmaz
Olsa da senin olmaz

Kahve çikolatasız olmaz
Sigara dumansız olmaz

Rüzgar kıpırdamayınca yaprak esmez
Su ise bulanmayınca durulmaz…


Olmazlara yanacağına sevgili okuyucu, oldurmaya çalışmak için yan bence.

Çünkü,
Umutsa yaşatan şayet, umutsuz olmaz ;)








Ben bi portakal olsam, soysan da başucuna koysan, ama bir yalan uydurmasan
Masallar anlatsan, gökten düşen elmaları değil de portakalları anlatsan mesela. İlle de bir şey uyduracaksan şayet, beni uyutmak için masallar uydursan…

'Bir varmış bir yokmuş' la değil de, 'bir varmış hep varmış' la başlasan…
"Yok" lar olmasa, olmazlar olmasa, hele hele mutsuz sonlar hiç olmasa.



Yarım hiç kalmasa, portakalın yarısını yersen diğer yarısı kalır mı? Kabuğunu soydun bi kere akıllım, çürür sonra, ağlar arkandan…

Farklı sonlar olsa, 
sadece onlar değil, herkes erse muradına.. Hep beraber çıksak kerevetine.


Rengarenk olsa dünya, en çok da turuncu olsa. Capcanlı olsa.
Baktıkça gözünü kamaştırsa,
Aykırı olsa özgürlüğün rengi, mavi değil de, turuncu olsa, olmaz mı?

Keşke diyorum, ah diyorum  bazen,

Benim görebildiğim gibi görebilseydi herkes, masallara inanabilseydi, hayaller kurmaya…
Hayal edip yaşamaya çalışabilseydi…

Küçücük portakalların ne kadar mutlu edebildiğini görselerdi,
Elindekinin kıymetini yitirmeden anlayabilseler, sevseler, hep sevseler, çok sevseler,


Olmazsa çay demleseler :) Ya da yoğurt yeseler :)





Minicik bedenimle kocaman dünyaya kafa tutmak istiyorum, bağırmak, haykırmak istiyorum adeta!
….
Filmlerde yaşanmıyordu yalnızca o sahneler, hayatın kendisi oluveriyordu. Biz de bir anda kah başrol kah yan rol kah figüran olup çıkıveriyorduk işte. Kimse sormuyordu bile bize hangi rolü oynamak istediğimizi…

Her şeyin bi zamanı olduğuna, yaşanmasına gerektiğine inanan ben, ısrarla, inatla yine inanmaya devam ediyordum.

Bütün kötülüklere inat, bıkmadan,usanmadan, çarnaçar konuşmaya, inanmaya devam edecektim ve haykırmaya.
Bu dünyayı iyilik kurtaracak diye.
Büyüdükçe kirlenen dünyaya inat üstelik…

Çünkü benim 'Çaremdi'  evet,  inanmak. Senin çaren ne biliyor musun, düşündün mü hiç?
Ya da sen, kendin, başlı başına çarenin ta kendisi olduğunu düşündün mü hiç?
Denedin mi?

Yapma azizim tırnak kaşınan yeri iyi bilirdi. Korkma kaşımaktan, yeterince acıtmadı mı? Yormadı mı, ağır gelmedi mi bu üzerini ısrarla, inatla kapatmaya çalıştığın yaran? Saklarsan görünmez mi zannettin, yoksa  görünmeyince sen de unuturum mu sandın ?  Kaşı, kaşıyabildiğin kadar, kanat hatta… kabuk bağlasın…

Yeterince kabuk bağlayamazsa saramazsa etrafını, o kabuğu da kaşıya kaşıya kanat ve kaldır.
Yeter ki temizlensin… Yerine yenisi gelsin…

Susma artık! Korktuğun o elalemi içinde büyütüp beslemekten de vazgeç artık!

Şimdi düşünüyorum da, yine klavyenin başında soluğu alan ellerimle…

En çok da böyle zamanlarda ihtiyaç duyuyordu gönül  belki de birine, başını omzuna yaslayabileceği, ellerini tutup yanında olduğunu hissedebileceği birine.
Konuşmak değildi mesele
Beraber susabilmekti belki de…
Uyuyabilmek, yanında ağlayabilmek, hiç bi şey düşünmeden…
Kendin olabilmek…





Zannetme ki sevgili okuyucu, edebi, standart ya da  eğitici bir mesaj. Sadece gülümsetme amaçlı, muzip bi mesaj :)

Yeni yılın öncelikle sağlık sağlık sağlık sağlık sağlık sağlık sağlık sağlık sağlık sağlık sağlık sağlık sağlık sağlık sağlık sağlık sağlık sağlık sağlık sağlık sağlık sağlık sağlık sağlık sağlık sağlık sağlık sağlık sağlık…
……..
Biri beni durdursun çünkü satırlarca sayfalarca sağlıklı bi yaşam isteyebilirim sanıyorum yeni yıldan. Al sana standart ama gerçek olan tarafı, “sağlıktan önemli hiçbir şey yok şu hayatta!” der ve devam ederim ;)

Mutlu, umutlu, huzurlu, bol gülüşlü, sevindirik günleriniz olsun. “İyi ki” lerle başlayan cümlelerle bezeyip süsleyebileceğiniz, “oley, yuppi, yuppeley, yaşasın, yeppa, yehhu”  ve daha envai çeşit sevinç naraları atabileceğiniz günleriniz olsun. Gıdıklanmaya gerek duymadan gülebileceğiniz, hatta gıdıyı duyar duymaz ‘gıdısına yandığım’ diye türküler çığırabileceğiniz günleriniz olsun :)  Güldükçe salgıladığınız endorfinlerle, bütün mutluluk hormonlarınız seratoninler , melatoninler ve dopaminler halaya dursunlar ve halay başı da sizin olacağınız günleriniz olsun :) Halay başı deyip geçme haa :) Mendil sallamak önemli şey vesselam :)

Amanın o kadar da değil azcık hüzün de hayatın tuzu biberi demeyeceğiniz, o tuzun sadece sofrada çorbanıza tat katabilmek amacıyla kullanabileceğiniz günleriniz olsun.

Ehhh daha ne mi olsun, iyilik, güzellik olsun :)


Gülüşlerle ve sevgilerle...

Geçtiğimiz haftalarda katıldığım toplantıda kaymakam anlatıyordu.

…Köyün birinde uzun süren bir kuraklığın ardından yağmur duası için çıkmış köylüler. Lakin bir kişi hariç kimsecikler şemsiye götürmemiş. Kaymakam vurgulayarak anlatıyordu, “dua ediyorlar lakin aslında inanmıyorlar” diye. Çünkü köylülerin arasında tek bir kişi dua ederken yağmurun yağacağına inanmış ve bu inançla şemsiyesini yanında getirmiş.

Yemin ediyorum sevgili okuyucu o anlatırken, ‘Benim işte o benim” diye fırlayıp  haykırasım gelmişti’ :)

-Türk filmlerindeki nikah sahnesinin ortasına pat diye dalarak “durun evlenemezsiniz, siz kardeşsiniz” diye ortalığa fırlayan çıldırmış, insan gibi.

Bir de salonda Şule var ki yakın arkadaşım, ona işaret etmeye çalışıyorum, görsün beni diye :)
“Bak, bak işte kızım benden bahsediyor, varmış benim gibi birileri”.
Nasıl yalnız ve deli gibi hissediyorsam artık kendimi, gözüm onu arıyor. Yandaş buldum ya :)

Bitmek bilmeyen umuduyla şemsiyesi elinde, her an ‘yağacak yağmur biliyorum ben’ diye hazır ol da bekleyen idim ben  :))

Bırakın elimde tutmayı çoğu zaman açık hatta, ya yağarsa diye :) Hazır ol da bekliyorum resmen, kıt a dur :) (Tabi dikkatli tutmuyor da değilim, malum şemsiye bu. Ün salmış girebileceği yerlerle edepsiz, anladın sen onu ;))




Hiç mi bitmiyor umudum bitiyor tabi, ara sıra terk ediyor beni, ama günübirlik mübarek. Bazen daha uzun ayrı kalmayı istemiyor da değilim sanki :) Acık özleşelim istiyorum. Ama en fazla bir gün hadi bilemedin 2 gün sevgili okuyucu. Sonra hoop yine çillerim gibi gelip yapışıyor  yüzüme gözüme. Sadık çillerim gibi, azcık fersizleşse, sönse bile bi ışık görmeye dursun hemen turuncu turuncu beliriveriyor edepsiz şeyler :)


Şimdi diyebilirsin ki daha ne istiyorsun ?
‘Umut’ ne güzel işte diye,

Umut ediyorum da, yağmur yağmıyor be azizim. Çok mu şey istiyorum acaba :) Pamuk prensesi beyaz atlı prens öpse, yüzyıl uyuyan güzel uyansa olmaz mı? 
Pucca bile evlendi la :)) 

Bu arada o hikayedeki elinde şemsiyesi olan kimmiş diye merak ederseniz şayet, çocukmuş sevgili okuyucu. Bi tek çocuk elinde şemsiye ile yağmur duasına gitmiş.

Neyse işte sen aldın mesajı, bana şimdi burada yazdırma bık bık bık öğüt ister gibi.
O zamaaaan yağdır mevlam suuuuuu :))

Emel sayının şarkısıylan bitiriyorum satırlarımı :)

“Çatlayan dudaklara sararan yapraklara 
Kuruyan topraklara yağdır mevlam su 
Alev saracak kadar yandım yanacak kadar 
Suya kanacak kadar yağdır mevlam su”




Şemsiyeli, umutlu, mutlu, gülüşlü günler :)

Bu yazı Cuma gününün, en sevdiğim günün şerefine gelsin. Bu günün en sevdiğim gün olmasına sebep olanlara gelsin :)

Günün hangi saati okuyacaksan şayet, o ana gelsin. Günaydın, tünaydın, iyi akşamlar ve iyi gecelerin olsun. Ha bi de her zamanki gibi bol gülüşlerin olsun.

Bana günaydınsa eğer, başlıyorum yazmaya, saymaya, döktürmeye. Çekilin yoldaaaannnn

Dırını nım nırım :) :)

Kahvaltı masasına zorla oturan hımbıllar, hava hala aydınlanmadı diye yataktan çıkmak istemeyen uyuşuklar, bugün işim yok nasılsa diye hala osursa osura uyuyan uykucu tavuklar, saatlerin alınmamış olmasına her sabah istikrarla saydıran agresifler, trafikte ışıklara takılmayı fırsat bilerek rujunu sürmeye çalışan kokoş hatunlar, ayılmak için kupa kupa kahveye başvuranlar, işinde mutsuz olup sürüne sürüne giden kaplumbağalar, mesai bitse de tatil başlasa diyenler munzurlar:)

Kral çıplak aslında diye bağırmak isteyenler, şu köprüyü geçsek de ayıya layıkıyla seslenebilsem diyenler, davulun sesi sadece uzaktan hoş olmasa diyenler, başkalarına şapur şupur olan, bize de yarabbi şükür olmasa keşke diyenler.  

Pişmanlıktan geberenler,  terk edilenler, sevip de kavuşamayanlar, sevip de alamayan dünyada adam olamayanlar, bu kız yine sabah sabah neyin kafasını yaşıyor diyenler :)
ki okuyup buraya kadar gelebildiysen bence, ala ;)


Severim ve merak ederim seni güzel okuyucu;)
Ses verirsen de mutlu olurum:)


Mecalim nerelerdesin?
Sitem ediyorum, alınıyorum artık sana, koyma beni bi başıma, bırakma.

Aldanmayasın giydiğin elbiseye, oturduğun koltuğa sevgili okuyucu. En nihayetinde sen de, ben de ve hepimiz de birer insanız sadece.

Uğraşma boşuna, 
dışarıda ne yersen ye, eve gelince nohutlu bulgur işte.
Bi heves oturmuyor muyuz sofraya? Hatta fasülyenin yanında pilav da yiyorsundur sen, valla ben de yiyorum :) Hatta çoğu kez bulguru da nohutlu değil mi?

Mesela sen de üşütünce ossuruyosun, ben de:) Hatta midesi bulanınca kusabiliyor insan, kusmaz da çok zorlanırsan parmaklamak zorunda bile kalabiliyorsun? 
Iyyyy ne kadar da iğrenç değil mi? İğrenç demişken ishal olup klozeti de batırıyor musun mesela?

Ne mi diyorum ben sevgili okuyucu?

Hepimiz diyorum insanız nihayetinde, hatalarıyla, doğrularıyla, yanlışlarıyla, insanız insan. Ezme diyorum, bulunduğun mevkiyi hak görüp,
önce otur bi düşün diyorum? Elek diye bir şey var mesela, kullan yahu! Geçir sözcüklerini..
İnsan diyorum, beşer durmaz şaşar diyorum.

Çünkü biliyor musun? Alırsan mazlumun, yalnızın, hastanın ahını, her zaman çıkmaz aheste aheste bir beste; gün olur çıkar çarçabuk bir beste.
Çok da beklemeye gerek yok diyorum yani.

Bardağı taşırırsa o son damla,
damla, damla olmakla kalmaz artık. Çağlar şelale gibi, gürül gürül hatta güldür güldür.

Saklayınca samanı geliyordu zamanı sanki değil mi? Ha bir de ne ekersen onu biçiyordun bak bence bu da önemli.

Hala ne mi diyorum ben sevgili okuyucu, sitem ediyorum, ağlıyorum, haykırıyorum.
Cümlelerle, kelimelerle anlatılır mı ve anlaşılır mı acaba meramım diye deneme yapıyorum. Acaba biraz olsun merhametten nasibini almış insanoğlu var mı diye merak ediyorum.


Duygularım demlenmekten acıdı artık, çay da acı hiç içilmiyor be azizim, yakıyor insanın boğazını, rengi ise hiç mi hiç iç açmıyor...

Köprüden önceki son çıkış önemliyse demek ki,

Veda vakti de alnıma koyma be arkadaş o buseyi, gitmeden, geçmeden o Borlu pazarı, sür eşeği bence Niğde’ ye.

Sen sen ol sevgili okuyucu, öfkeyle kalkıp zararla oturma, öfkeni başkasındansa, sakın ola ki çıkarma!!
Mesela

Filler tepişirken çimenler ezilmese,
Köprülere gerek kalmasa ve ayılar hiç dayı olmasalar mesela.
Herkes hak ettiği gibi yaşasa..

Edenin bulması için çok zaman geçmesi gerekmese. Er ya da geç değil, er olsa mesela…
Zamana bırakmasak her şeyi, kalmasak beklemek zorunda, bi kere de zaman bizi beklese, bizim peşimizden koşsa, yapışıverse yakamıza :)

Sütten ağzımız hiç yanmasa, yoğurdu da düşünmeden, üflemeden yesek mesela. Hatta öylesine düşünmesek ki, yoğurttan ayran yapıp içsek, onu da dudağımıza bulaştırıp bıyık yapıp gülsek mesela…

Ve sonunda ayranım ekşi de, diyebilen biri çıksa mesela…
Öncelemesek sürekli kendimizi. Görsek, yer versek tüm değerlere, düşüncelere.
Kalmasak kurallara bağlı. Bık bık bık başımızın etini yemeseler mesela. Hem başın eti mi yenirmiş :)

Eğri oturmadan da doğruyu söyleyebilsek olmaz mı? Karışmasalar nasıl oturduğumuza, hatta nasıl giyindiğimize ve göründüğümüze mesela…

Sonra geçmesin Bor’ un pazarı ve sürmeye gerek kalmasın eşeği de Niğde’ ye.

Abanın kadri yağmurda bilinmese sadece.
Bilmek için yağmura gerek kalmasa. Ve keşke beslediğimiz karga da oymasa gözümüzü mesela..



Sevse,

Sevsek,

Ve hep sevsek, sevebilsek…

Sevmeyi sevebilsek mesela…


Olmaz mı?
Umutlarımı Gören Var Mı

Umutlarımı nasıl dağıttıysam artık, bana hiç kalmamış gibi hissediyorum bugün. Umutsuz, sıkkın bıkkın, off puff bi haldeyim. 
Bir küçücük fıçıcık içi dolu turşucuğum. Hem de en ekşisinden.
Halbuki çarşıdan aldım bi tane eve gelince bin tane olandandım. En renklisinden.

Sanki yolda yürürken cebim delinmiş de bütün umutlarım dökülmüş gibi. Ya da hırsızın biri ben uyurken umutlarımı mı çaldı acaba?

Nerede içimdeki lunapark, oyuncaklara binen çocuklar nerede? Göremiyorum. Onlar da gitmişler sanırım. Edepsizler hep ben vereyim zaten, aman siz hiç bi şeyinizi vermeyin. 
Hem ben belki borç verdim o umutları, mutlulukları nereden biliyorsunuz? İnsan bi sorar ama canım, aa çok ayıp :) Esefle kınıyorum hepinizi, çok da umrunuzda ya sanki.

Hey ahali şimdi sıra ben de!
Birazcık umut borç alabilir miyim? Elde diyorum heyyy, sana diyorum, bak okuyup da hiç oralı olmayan sen? Elde 'umut' var mı? Varsa ben de alabilir miyim? Çok ihtiyacım var da.



Bir insanın nasıl bu kadar güzel bi kalbi olur, nasıl kocaman bi yüreği olur sorusunun cevabını bulmuştum ben.  Uçurtmasının iplerini sımsıkı tutmuş çocuklar gibi bırakmıyor, her geçen gün daha da sıkı tutuyordum adeta. Aman uçmasın diye. Uçup da beni bırakıp gitmesin diye..
Zannetmeyin ki bi sevgili o. Ah keşke öyle olaydı tabi :)


Koluma taktığım en güzel bileziklerimdendi. “İyi ki” li cümlelerime özne olanımdı.
Sevgiyi, sevmeyi çok iyi bilendi o. İmrenerek izlediğim, hayranlık duyduğumdu.  Omzunda ağladığım, kocaman sarıldığımdı. Tam dünyam yıkıldı dediğimde, elimden tutup kaldıranımdı o. Sırdaşım oldu…

Hakkını ödeyemeyeceğimdi belki de o.  Kimselere konuşamadığımda, dilim lal olduğunda, beni konuşturan, yargılamadan, eleştirmeden dinleyenim oldu o. Hesapsızca… Elimi sımsıkı tutan… Çekip kurtaran.

Bir rüzgar gibi, adı gibi tatlı bi esintiyle girdi hayatıma ve mümkünse hiç gitmesindi. Bu koca şehirde yalnızlığımı paylaştığım nice güzel insanlardan biriydi o. Harika bi anne, güzeller güzeli, kıskanılacak derecede deli dolu, fıkır fıkır bi eşti o. Erkek olsam da, keşke benim olsam-dı o :)

Sever idim sevdiklerime mektuplar yazmayı, minnetimi dile getirmeyi. Hem de en coşkulu hallerimle, hoplaya zıplaya, mümkünse :) Sarıp sarmalayarak. Sevgi sözcüklerini haykırarak.
Bu da onlardan biri şu anda sanıyorum ;)

Adı gibi “Esin” kaynağım oldu o benim. İsminin hakkını verdi çoğu zaman :)
Esinimmm diye seslenişlerimi boşa çıkarmadı.

Şimdi  tüm hallerimle (deli dolu, ağlak zırlak, acık da nedendir bilinmez ama bilazcık hüzünlü)  sesleniyorum sana: Seni çok seviyorum Esinim!




Bilirsin vefa duygusu önemlidir benim için. Belki geç belki de tam zamanı…
Her şey için çok teşekkür ederim.

Hep aynı yerlerde, aynı havayı soluyabilmek ümidiyle…

İmza: Gülen yüzün :)



Abrakadabra

Uyuyan güzel uyansa ve bir daha hiç uyumak zorunda kalmasa mesela, ışınlanma icat edilse de özlediğimizde sevdiklerimizin yanına ışınlanabilsek, kahkaha hapı icat edilse, yutunca sadece hapı yutmuş olmasak mesela: Salgılansa seratoninler, melatoninler, dopaminler :) Halaya dursak hep beraber, ben de halay başı olsam :)

Alice hep harikalar diyarında olsa ya da :)

Yarın bi mucize olsa ve kapıyı çalıp ben geldim dese mesela. Fena mı?  Kahve koyup karşılıklı içsek, sanki hep tanışıyormuşuzcasına muhabbetin dibine vursak. Gülmekten katılsak :)

Çok üşüdüğünde lahana gibi giyinmek yerine lahana gibi sarıp sarmalayacak bi adam olsa mesela.

Öpünce geçse yaralarımız,
Kırılmasa hiç hayallerimiz böylece kırıkları kaynatmaya da hiç gerek kalmasa mesela.

Çok mu şey istiyorum?
Evet istiyorum banane. İsteyenin bi yüzü turuncu dememiş miydim? Vermeyen de ne hali varsa görsün.

Ha bi de hayat hep bayram olsa;)

Öyle de tadı mı olmaz, rutin mi olur ?
Olsun.


Rutinin kötü olduğunu kim söyledi ki? 

O zamaaaan son olarak, 

gökten 3 elma düşsün. Biri benim, biri bu yazıyı okuyanların, diğeri de mucizelere inanan herkesin başına düşsün...


Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı