Nanik

Sabahları asansörde karşılaşmana rağmen günaydın demekten aciz hödüklere, nerde ne laf edeceğini bilemeyen patavatsızlara, yerli yersiz konuşan susak kafalara, “hep ben hep ben” diye kuduran narsist varlıklara, kendi yetişkin olduğu halde hala yetişememiş, adeta annesinin eteğine yapışmışçasına davranan şahsiyetlere, dünyanın sadece kendi etrafında döndüğünü zanneden, artık uyanması gerekli olan mahmurlara, trafikte yolların sadece kendilerine ait olduğunu sanan, babalarının yoluymuşçasına davranan dolmuşçu arıza abilere,  kız arkadaş grubundaki güzel olan kızın yanında kalıp onu alaşağı etmek için fırsat kollayan sinsi cadılara, mağazada iş bitse de gitsek gözüyle, kabinden çıkan her kıza giydiği her şeyin yakıştığını söyleyen tipitiplere, kuaföre saçının rengini değiştirmek isteyerek giden kadınların her ne hikmetse oradan bi türlü istediği rengi yapamadığı halde ısrarla kadınlara, o renk olduğuna inandırmaya çalışan fiyakalı usta abilere,  pazarda fiyat sorduğunda 5 lira versen yeter diyerek sanki hayrına veriyormuşçasına davranan artist bozuntularına, ‘empati’ kelimesini durmadan söyleyen ama kendi empatinin e’ sinden anlamayan bencil varlıklara, kültürlü gözükmenin tek göstergesinin siyasetten konuşmak olduğunu zanneden a kültürel tiplere J


Hepinize bizden nanik :)

Söz Uçar Yazı Kalır

Teknolojinin alıp başını gittiği öyle bir zamanda yaşıyoruz ki…
Avucumuzun içinde cep telefonları, dizimizin üstünde laptoplar, ellerimizde tabletler. Ekranlarımızda gözlerimizin hapsolduğu birbirinden farklı sosyal medya hesapları…

Yerinde ve doğru kullanıldığında güzel iletişim aracı haline gelebilen bu kanallar, maalesef kimi zaman güzel şeylere yol açamayabiliyor.

Fütursuzca, düşünülmeden atılan mesajlar, bencilce yapılan hareketler, tacizler, rahatsızlıklar, isyanlar, daha neler neler…

Unutma sevgili okuyucu, söz uçar yazı kalır. Nasıl klişe bir söz ama nasıl doğru da bir söz. Bir anlık öfkenle ya da bencilliğinle ulaştığın o insana bir daha ömür boyu ulaşamayabilirsin.

Son pişmanlık fayda etmez klişesi gibi… Boşuna şarkı yazılmamış, boşuna klişeleşmemiş bu sözler. Tecrübeyle sabitlenmiş olmasındandır bu dile getirişlerim, bu yazışlarım, tekrar etmelerim..
                         
Okudukça karşındakinin içini kanatmasına yol açan o sözler, hatırladıkça dahi kanamaya yol açmaktadır.

Malum günümüzde bir çok insanın farkında olmadan sorunsalı oldu bu. Teknolojiyle beraber hızlıca hareket etmek ve düşünmeden davranmak…


O zaman neymiş, yazmadan önce bir değil bin kere düşünmek gerek belki de…  İndir dizinden laptopunu, bırak elinden cep telefonunu ve hiç yapamadığın şeyi yap birazcık dur ve düşün!


Kafamın içi çarşamba pazarı gibi adeta. Ne ararsan var. Her renkten her çeşitten var.

Hani böyle bir tezgahta lastik donlar varken hemen yanı başındaki tezgahta şekilli sebze çıkaran rende  pazarlamaya çalışan amcalar vardır ya. Ciyak ciyak bağırırlar hani, yüzyılın buluşunu yapmışcasına :) Hemen yanında vücudun bilimum uygun yerlerine dövme yapan marjinal her tarafı dövmeli,  piercingli, ablalarımız varken az ötede de  traş bıçağı satan delikanlılara rastlarsın. Hele hele her pazarın olmazsa olmazı parfüm satan şahsiyetler yok mu?

“Ablacım senin güzel hatrına 200 tl' lik parfümü 50 liraya bırakıyorum.”
Ne ara hatır sayılacak bi ilişkimiz oldu la senle ?  diyesin gelse de, anca bakış atmakla yetinirsin.  Hoş o susak kafa da ne anlar ya, o bakıştan :) Şaka bi yana pek de bi severim pazarları da, pazar esnaflarının o gaydiri gubbak hallerini :)




Düşünceler akın etmiş savaşıyorlar kafamın içinde. Alakalı alakasız, saçma sapan, abidik gubidik, yampiri yumpiri, önemli önemsiz  bir sürüüüüüü düşünce. ..

Bu savaşta yaralananlar mı ararsın, ölenler mi, kaçmaya çalışanlar mı, yiğitlik yapıp “ ben bu oyunu bozarım leyn” diye dayılananlar mı, aman bana bi şey olmasın diye rengini belli etmemeye çalışan cibiliyetsizler mi, korkaklar mı, ağlayıp sızlanıp dövünenler mi? Ne ararsan…

Çıldırmış gibin adeta.

“Dağılın lan” diye bağırmak istiyorum arada.

Ama sonra onu yapmaya bile mecalim kalmayıp, ne haliniz varsa görün diyorum :)

Koy veriyorum. Hiç takatim yok çünkü. Baharın etkisi mi bilinmez. Kesin bahardır sebebi. Bahardır bahardır.

Efendim?
Kedi mi ?
Tabi canım. Ne baharı ? Kedidir o kedi :)

Hepsi de ayrı hikayelerin, bambaşka yaşamların karakterleriydi. Lakin hayat onların yollarını bir şekilde kesiştirmişti işte. Kendilerince bir dünya kurup bir araya gelip kaçamak yapıyorlardı. Hepsi de birbirinden farklı, birbirinden deli, antika, acık da çatlak, bir o kadar da komik, bir araya gelince datlarından yenmeyen hatun kişileriydiler :)

Ne çok mu abarttım? Mütevazilik mi nerde? Yahu dışarıda yeterince mütevaziler, bari burada acık şımartayım dedim;) Ve bittabi kendimi de :)

Biri memleketinden eşinin işi sebebiyle gelmiş, üç hatun bir araya gelip beğendirememişlerdi koca İstanbul u ona. Memleketim de memleketim :) Nazıyla niyazıyla kabul ettirdi kendini. Eh pek de bi sevildi :) Her gün hal hatırlar sorulup, üzerine düşüldü.  Hemencek içerimize çekildi ;)

Biri desen duygusal mı duygusal, içli köfte :)  Ne anlatsan pıtır pıtır doluverir gözleri. Kötü bi şey anlatmaya kıyamazsın ona. Sen dertlisindir amma velakin, onun gözleri dolunca kendini unutup, adeta onun haline üzülesin gelir :)

Diğeri desen Trakyalı fıkır fıkır, güçlü mü güçlü hatun kişisi. Sevilir, sayılır, pek bi takdir edilir. Sabrına ise diyecek söz henüz icat edilmemiştir :)

Sonuncusu mu (nam-ı değer ben) , görev icabı doğu hizmetini yaparken canına tak edip köyden inip şehre gelen çilli deli kız :)  Bu üç hatun kişisiyle bir arada olduğu için kendini çok şanslı hisseden sevindirik hatun kişisi :)

Kah gülüp kah ağlıyorlardı beraber. Şu hayat koşullarında, yer yer manik depresif hallere girip sonra da oturup gülerek bir güzel dalga geçiyorlardı kendileriyle. Bir kahveyle kırk muhabbet döndürüyorlardı.

İşler güçler, çekiştirilen kocalar, olamayan eş adayları:), çoluk çocuk, torun tombalak ( yok o kadar değil tabi ki, abartmayalım), daha bir sürü bir şeyler bir şeyler işte. E hepsini burada yazacak değilim heralde :)

Her zaman anlatacak bir hikayeleri oluyordu. Çünkü her hikaye dinlenilmek istiyordu. Dinlemek için de aynı dili konuşabilmek…

İşte belki de en önemlisi buydu. Ve bu da onları birbirine bağlıyor, mıknatıs gibi çekiyordu adeta.

Çünkü anlamı yoktu, aynı dili konuşamadıktan, aynı duyguları paylaşamadıktan sonra, aynı yaşta ya da aynı yaşamın içinde olmanın…

Ve aynı havayı teneffüs ediyor olmanın…

Güzel havaların hep bizimle olabilmesi dileği ile,


Aynı Dili Konuşmak



O zaman şimdi hepsine buradan selam eder, gıdılarından öper, koklar ve koccaman sevgilerimi sunarım efenim.



Sözüm sana, hayatta izleyici kişisi olup bir türlü oyuncu kişisi olamayanlar.
Eşeğin aklına karpuz kabuğu sokanlar,
O burnun sığar mı sığmaz mı diye düşünmeden, hareket edenler,
Üzerine vazife olmayan her işe karışan kel kahyalar
Kaş yapayım derken göz çıkaran patavatsızlar
Yerli yersiz her işe karışan, ortalığı birbirine katan bokyedibaşıları,

Gidin kendi mahallenizde, kendi kapınızın önünde oynayın. Başkalarının oyununa sulanmayın. Kedinin ciğere baktığı gibi bakıp sonra o ciğeri mideye indirmek için hamleler yapmayın. Çok ayıp! Çalışın bi gün sizin de ciğeriniz olur. Eğer akıllı bir çocuk olursanız şirinleri bile görebilirsiniz :)

Başkasının oyununa karışmayın, hele hele o oyunu bozmaya sakın kalkmayın. Baktınız beceremiyorsanız da mümkünse oynamayın :)



Benden söylemesi;)


Ha bir de mutlu pazarlar
Bir de bol gülüşlü pazarlar
Bir de sevindirik pazarlar
Bir de .........….. pazarlar :)

Ne istiyorsanız siz doldurun işte burayı ;)


Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı