İnsanın kendini özel hissettiği, “iyi ki”  lerle bezenmiş cümlelerin nakarat olup bıkmadan söylendiği bi gün bugün. Hep bir ağızdan kapıların ardından iyi ki doğdun ezgileriyle karşıma çıkan güzel insanların, güzel mesajlarıyla dolu bi gün bugün… Evet bugün BENİM DOĞUM GÜNÜM.

Hoş geldin yeni yaş :) Yaş mı kaç? Duymamış olayım :) Prensip olarak saymıyorum, sadece kutlama eylemini seviyorum ben :)


Geceden ne giysem ki diye düşünmeyi, 16 ekim sabahına  şıkır şıkır hazırlanmayı, bilmeyen kutlamayan olursa şayet, ‘bugün benim doğum günüm, hadi kutlayın’ deyip bahanecek kocaman sarılmayı seviyorum insanlara. Pasta yiyip mutlu olmayı, mum üfleyip dilek tutmayı seviyorum ben. O an, orada her kim varsa, onlar için de ayrıca dilekler tutmayı seviyorum ben ;) Sonra hatıra bırakacağım kareler olsun hayatımda diyerekten fotoğraflar çekinmeyi seviyorum ben:) ( başka zaman sevmezmiş gibi) 

Yani aslına bakarsanız, uzun lafın kısası genel olarak yaptığım ve yapmaktan çok sevdiğim bütün bu eylemleri, doğum günü kisvesi altında yaparak, yaptıklarıma başkalarınca mantıklı bir sebep bulmayı da seviyorum ben:))) Hem o zaman deliymişim gibi de davranmıyor kimse bana:)) 


Cumadan beri kutlanmaya başlayarak doğum günümü adeta doğum günü haftasına çeviren çok sevdiklerim, canlarım, ciğerlerim, kıymetlilerim, ağzınızı burnunuzu ayrı ayrı sevip, öpmelere doyamadıklarım, sarılırken bi yerlerinizi kırmaya korktuklarım, iyi ki varsınız ve hep de var olun :)


O zaman duyduk duymadık demeyin! Ahanda ben de buradan ilan ediyorum. Bugün benim doğum günüm. Bilmiyorsanız da şu anda okuyarak, öğrenmiş oluyorsunuz :) Ya şu kızı da ne zamandır aramıyordum diyen arkadaşlarıma, sevdiklerime duyurulur;) İşte size bahane :))


Kendini De Unutsaydın Evladım

Aklımı uçurtmanın ucuna bağlayıp uçurdum gitti sanki. Azıcık uçurup sonra tutuyorum yine.
Unutuyorum şu sıralar. Her şeyi unutur oldum. İşe öyle bi yoğunlaştım ki. (Daha doğrusu yoğunlaşmak zorunda da kaldım diyelim.)

Telefonumu unutup okula gidiyorum mesela. Ki ne kadar gerekiyor olmasına rağmen. Sonra öğle arası olur olmaz pıt pıt koşarcasına, telefonumu almak için bi hışım eve geliyorum. Buraya kadar,
‘ee ne var bunda, olur öyle arada, insanlık hali’ diyeceksiniz tabi ama, okula geri döndüğümde telefonumu yine almadan, evde unuttuğumu duyana dek :) Yahu arkadaş benim amacım eve gidip telefon almaktı. Ben ne yaptım  ? Eve gelmişken karnımı doyurayım dedim. Üzerine de bi kahve içip öyle çıkayım dedim. Geç kalmayayım mesaiye diye de acele ettim. Sonuç: telefonu yine unuttum :)
Başka mı? Arabanın anahtarını arıyorum bu sabah çıldırmış gibi. Yok ! Eve giriyorum talan ediyorum evi ama yok edepsiz anahtar. Kıs kıs gülüyor olsa gerek halime, bulamıyorum. En son aşağıya inip pes ediyorum. Bari taksi çağırayım diye düşünüyorum ki, arabanın koluna refleksif olarak elimi bi atıyorum ‘amanınnnn’ kapı açılmaz mı? Kapıyı açık unutmuşum sanıyorum tabi. Başlıyor düşünce baloncuklarım havaya yükselmeye:



 “Ayyy anahtarım da yok”
“Böyle açık mı kalacak araba”
“ Ayy sabaha kadar da kalmış zaten, gerçi site güvenlikli falan ama olsun”
 diye binbir türlü saçma sapan düşünce balonları …

Hayır, sonra dank ediyor , susak kafama ki anahtar kontakta. Sanki bana bakıp pis pis sırıtıyormuş gibi hissediyorum. Birileri de pencereden beni izliyormuşçasına arabaya utanarak bi binişim var ki sormayın. Sonra içerde utancımdan ve şapşallığımdan gülüyorum tabi. Ama ne gülme :)

Durduramadım kendimi. Okula varıncaya kadar gülmüşümdür herhalde. Artık akşamında eve nasıl geldiysem diye düşünüyorum, anahtarı kontakta bırakıp çıkmışım yukarı.  

Hani ödevini, kitabını evde unutan öğrencilere, öğretmenlerinin verdiği meşhur tepki vardır ya, “kendini de unutsaydın evladım” diye. İşte tam olarak bu haldeyim sanıyorum.

Hayır aşık falan da değilim. Keşke olsam :) Ben, şahsen, bizzat, kendim yaşıyorum :)) O kadar çok çalışıyor ve yoruluyorum ki şu sıralar. Kafam kazan gibi oluyor eve gelince. Beni teselli eden şey ise kitaplarım oluyor ne mutlu ki. Gömülüyorum onların sayfalarına öyle dinleniyorum birazcık.



Bu ay ki şahane kitaplarım da düşünceli ablamdan;) Okumahevesim anca bu kadar doruğa çıkartılabilirdi. Bu nazik ve düşünceli hediyesi için acık şımarıp, çott tocaman teşekkür ediyorum kendisine :) Çok ihtiyacım vardı şımarmaya :)

O zaman ben şimdilik Ece Temelkuran’ a kulak vereyim ve iyilik güzellik olsun diyeyim ;)





video

Gerek yoktu mikrofona. Yumruğum ne güne duruyor :) 
Her yerde, her zaman şarkı söylemeyi çok sevdim ben. Söyledikçe rahatladım, rahatladıkça mutlu oldum, mutlu oldukça bi güzelleştim.

Çocukluğumdan beri en sevdiğim oyun olurdu şarkıcılık oynamak. Sırayla şarkılar söylerdik kapı önünde oturarak 3 kız. Sırası gelen ayağa kalkar, elini yumruk haline getirir ve ardından ağzına doğru götürerek mikrofona söylüyormuşçasına, şarkı söylerdi. Geri kalan iki kızsa şarkı bitince ayağa kalkar alkışlardı :) Çocukluk işte, çok salaklık, ama çok da sevimlik :)

(Sanki şimdi çok akıllıymış gibi, akıl da çok işe yararmış gibi, azıcık aklım ağrısız başımmış gibi:) Yok o azıcık aşımdı sanırım. Olsun azıcık aklım oluversin şimdilik : ))

Onları bilmem ama ben hala çok seviyorum şarkı söylemeyi.  Şarkılar söylemeyi… ( Tek fark elimi yumruk haline getirmiyorum sanırım: )Söyleyip sevdiklerime seslenmeyi, onlara yollamayı. Bir de  sanki milyonlara seslenmiş de alkışları toplamış sanatçılar misali, şarkımı kaydedince yaşadığım mutluluğu seviyorum.  Hatta onlar da benim kadar mutlu oluyor mudur acep, diye de düşünmeden edemiyorum :))

Hani şöyle gören dünyayı kurtardım falan zanneder.  Kim bilir belki de kurtarıyorumdur :)
Dünyayı iyilik, güzellik kurtaracak demiyor muyuz hem?

Söyledikçe mutlu olup güzelleşiyorsam, ben güzelleşince güzelleşenler de oluyorsa şayet, o zaman şerefe ;) 
O zaman danss:)
O zaman yaşasın şarkı söylemek ;) 
umutlu şirine

Şirinler çizgi filmini hatırlıyor musunuz?
Ben bir şirin olsaydım, kesin umutlu şirin falan olurdum herhalde :)

Öyle bir şirin yok mu?
Olsun, ben de aralarına ‘umutlu, çilli şirine’ olarak girerdim işte. Kaknem suratlı Gargamel’ in varlığına rağmen üstelik :)

Bazen duygu durumlarım karşısında ben bile hissettiklerime şaşırırken, bunu burada dile getirip ifade etmesi çok daha zor sanırsam.

Ama yapamıyorum. En fazla bi kaç saat sanıyorum, umutsuzca durabildiğim. Ya da hadi en fazla bi gün diyelim. O da en fazla ha ;)

Karşılaştığım yahut da yaşadığım durumların, dinlediğim hikayelerin ağırlığına göre işte. Çoğunda bu kadar bile sürmüyor, ki bence çok şükür sürmüyor. (not: ölümler ve hastalıklar dışında bittabi)

Bazen umutsuz, karamsar insanların hayatını düşünüyorum da, şişiyorum doğrusu. Hele bunu hayat biçimi haline getirmişlerse…Davul gibi oluyorum. Yahut da yanımda yöremde menzilimde olurlarsa dayanamıyorum. Kimisine göre zorlama gibi gelebiliyor bu halim ama inanın asıl onların ki bana zorlama gibi geliyor. Ve hatta çok sıkıcı :)

Böyle durumlarda Pollyanna ruhum çarnaçar durmuyor, gıdıklamaya başlıyor beni :) Bi sürü alternatif düşünce üretiyorum çevremdekilere. Tamam çoğu zaman dalga konusu olabiliyor. Ben de kabul ediyorum, ama bahanecek yine gülüp eğleniyoruz işte. Yahu hayat zaten yeterince çetrefilli değil mi? Daha da bunaltmaya ne gerek var?



Bazen Pollyanna beni görse, ‘yok artık tahtımı almışsın ama suyunu da çıkartmışsın hani” falan da diyebilir gibime geliyor :)



Ama ben her şeyin bi zamanı, vakti olduğunu ve hiç bi şeyin boşa yaşanmadığını düşünüyorum artık.

Markette gereksiz yere uzayan kasa bekleyişlerinin, tencerenin altını kısarken ocakta elimizi yakmamızın, çalar saati duymayıp toplantıya geç kalışımızın, hatta bu yüzden trafikte saatlerce beklemek zorunda kalışımızın, eşinizin sizi aldatmasının, uzun süren evliliğinizin bir anda sona ermesinin, iş yerinden çıkartılmanızın, en sevdiğiniz kolyenizi kaybetmenizin, trafikte arkadan gelen aracın hızla size çarpması sonucu tamponunuzun kırılmasının, merdivenlerden inerken kayıp, ayağınızı kırmanızın

bıdı bıdı bıdı…..

Alakalı alakasız, önemli önemsiz size bi sürü örnek verebilirim.  Tabi ki bütün bunlar karşısında hiç bi şey olmamış gibi davranmak, üzülmemek, ne bileyim ağlayıp sızlanmamak falan değil kast ettiğim şey. Hatta çok üzüldüyseniz böğüre böğüre ağlayın bence. Yüzünüz gözünüz şişsin, sümüğünüzle göz yaşlarınız birbirine karışıp çorba olsun :) falan filan.. Şahsen ben öyle yapıyorum :) Sonra da gelip burada yazıyorum.

Ve  geçiyor işte. Yani uzatmayın diyorum sevgili okuyucu. Uzatıp da umutsuzluğa, mutsuzluğa kapılmayın. Ve bunu bi hayat biçimi haline getirmeyin bence. Çünkü her şeyi tutabilsek de tutmaya çalışsak da, zaman hiç tutulmuyor, edepsiz şey :) Hızlıca geçip gidiyor :)


Mutluluk bi enerjiyse, yakındakileri mutlu edince uzaktakiler de zaten geliyorsa o zaman devam etmek lazımdı azizim. İnatla, daha bi hırsla. Varsın deli desinler, dalga geçsinler.



Ya da bu hafta pek bi sevdiğim arkadaşım Esin’ imin dediği şey geliyor aklıma.
Sohbet sırasında bana ‘nasıl’ olduğumu sordular, ben de:
‘Çok iyiyim, mutluyum, baya iyiyim’ hatta dedim.

Esin den gelen tepki :
“Sen kendini falan kandırmıyorsun değil mi tatlım? Hani iyiyim, mutluyum diye?” :))

Eve gelince hatırlayıp epey güldüm. Kandırsam bile ne iyi la işte. Hep başkaları mı kandıracak ayol beni :)

Hem unutmayın kazanan hep şirinler oluyor. Gargamel her zaman kaybediyor. Çünkü şirinler savaşmaktan, mücadele etmekten hiç vazgeçmiyorlar.

Hem eğer iyi bi çocuk olursanız, şirinleri bile görebilirsiniz :)

Hatta umutlu, çilli şirineyi bile :)

Belki o da bi yerlerde bekliyordur, kapısının çalınmasını ;)



Mutlu, umutlu pazarlar ;)



Tüketim üzerine kurulmuş bir toplum olmaya başlıyorduk git gide. Her şeyi hızlıca alıp tüketiyorduk. Sonra hemen yenisini istiyorduk. Alışveriş merkezlerindeki tüketim çılgınlığından bahsetmiyorum sadece. Alıp verme durumu değildi sadece bu kastettiğim…

Hani bu hep alma, bi daha alma, yenisini, en son modelini alma, en güzelini alma, hepsini alma durumu. Ala ala tüketme, ama bi türlü doyamama durumu…
Nasıl doyumsuz bir hale geldi insanlık…

Sadece maddi olarak değil hem de, manevi olarak da tüketip bitiriyorduk. Çürütüyorduk… Doymuyorduk… Çıldırmış gibi…

Aşkı, sevgiyi, güveni…
Yokkk, bitti,
kalmıyordu…

Sonra ortalıkta hayalet gibi, gölge gibi dolaşan insanlar görür oluyorduk…
Varlığı ile yokluğu belli olmayan...
Israrla neden diye soruyorum, neden yahu neden? Neden bu kadar kötü?
Neydi bizi bu hale getiren, yoldan çıkaran.

Her gün yeni bir ihanet haberi duyuyorum sevgili okuyucum.
Bu hafta duyduklarımdı işte beni bu serzenişlere yönelten de.

Canımın taaa içini acıtan.
Üstelik olayda figüran bile değilken bu kadar hissederken, başrolün yerine kendimi koyduğumda gözyaşlarım sel oluyordu. Bazen aşırı empatik durumumu ben de sorguluyor, bunun sempatiye dönüştüğünü ben de fark ediyordum.

Yanında güzeller güzeli karıları olan adamların, yahut da kocaları olan kadınların hallerine bakıyordum… İzliyordum uzaktan uzağa.

Neydi bu hale getiren insanları? Hep mi böyleydi yoksa zamanla daha da kötüye mi gidiyordu diye düşünmeden edemiyordum.

Eleştirmek, ahlak bekçiliği yapmak değildi derdim. Ama bilir idim ihanetler travma yaratır idi. Ruhu en derinden yaralar, bıçak gibi saplanır idi. Ve bıçak yarası ise kolay kolay iyileşmez idi.
Dürüstlük lazımdı azizim. Ne olursa olsun dürüst olmak…



Peki Bu çaresizlik neden? Yahut da acizlik mi demeli?
İhanet karşısında, sırf toplum baskısıyla sessiz kalmalar, mahkum gibi hissetmelerdi beni çıldırtan!

Boyun eğmek neden?

İyi bilirdim öfkelerin içte patlamasının nelere yol açtığını çünkü…
Sustukların içte nasıl büyüdüğünü, dağ olduğunu,
Konuşmak lazımdı, şimdi susmanın zamanı değil idi. Her ne olursa olsun hem de…


Not: İki ay önce terk edilmeye çalışılmış ama bir türlü becerilememiş :) ayrılık sebebine kılıflar uydurulmaya çalışılmış, ama bi türlü dürüst olunulamamış :) öte yandan cebinde kalan parayı son kuruşuna kadar harcayım misali tüketilmeye, sömürülmeye çalışılmış biri olarak, açık yüreklilikle belirtiyorum ki,

Ayrılıkların, vedaların bile bir adabı olmalıydı…

                     
                                           güzel insanlarla karşılaşabilmek ümidiyle sevgili okuyucu, hoşça ve her                                                                                    şeye rağmen umutla kalın ;)


Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı